Sosyalizm “inşallah-maşallah” ile gelmez
04/05/2012
Tüm burjuva basın kuruluşları 100 binlerin alana sığmadığı 1 Mayıs’ı iki
unsur üzerinden verdi: Taraftar gruplarının renkli görüntüleri ve
“Antikapitalist Müslüman Gençler”in eylemi… (Arada taksim alanında "köpek
ile kuşun benzersiz dostluğu"nu gösteren kuruluşlar da oldu ama o
kadar kayda değer değildi.)
1 Mayıs’ı apolitikleştirmeyi kendisine dert edinen burjuva basınından
anlaşılır tavırlar bunlar… Ancak işi ilginç kılan, kendisini solda
tanımlayan pek çok yazarın da 1 Mayıs’ı bu iki gruba indirgemesi. Muhtemelen
yarından itibaren de tefrika halinde bu grupların ne cici olduğuna dair nice
yazılar okuyacağız.
Fatih Camii’nde kılınan namaz sonrası 1 Mayıs yürüyüşüne katılan bu
gruba hiçbir sol yapının “neden buradasın” dediği görüldü mü? Hayır.
Kendilerince kapitalizme karşı tavır geliştiren bu tarz gruplar dindar
yoksullarda patronlara dair bir farkındalık yaratabilir mi? İlk etapta belki…
Bu iyi bir şey midir? Evet. Peki buradan sol politika üretilebilir mi? Hayır.
Her şeyin din ile açıklanmaya çalışıldığı bir süreçten geçiyoruz.
Siyasetin ana belirleyeni din… Sosyalizmi anlattığında “Sen onu bırak da
Allah’a inanıyor musun önce onu söyle” diyen buluğ çağı gencinin mantığı ile
yapılıyor siyaset. Hal böyle olunca solun tek yükselebileceği alan da dini
öğrenmek, hatta mümkünse camiye gitmek gibi gözüküyor kimilerine. Bu
durum “Türkiye’nin yapısı gereği” gibi ultra sosyolojik analizlerle de
süsleniyor.
Dinler tarih boyunca çeşitli biçimlerde siyasallaşmışlardır. Bu
siyasallaşmalarda da başat rolü egemenlerin tercihleri belirlemiştir. Hal böyle
olunca dinci yaşam tarzını bu toprakların olmazsa olmazı kabul edip onunla
uyumlu bir siyasi hat geliştirmek baştan yanlış bir tercihtir.
Bu tezlerin ortak noktası, toplumdaki dinci yaşam biçiminin hangi siyasi
koşulların sonucu olarak gerçekleştiğidir. Yani Yeşil Kuşak, 12 Eylül, Özalcı
politikalar, AKP ile ranta endekslenen siyaset gibi parametreler es geçilerek
bugünkü muhafazakarlık anlaşılamaz. Eğer dinci gericiliği bir sonuç olarak
görüyorsanız, onu değiştirmek için nedenlerini ortadan kaldırmanız gerekir. Yok
eğer değişmez bir veri olarak kabul ediyorsanız tarihsel materyalizme aykırı
bir tespit yapıyorsunuzdur.
İleri bir siyasi atmosferde, politik alan dinli-dinsiz ayrımıyla değil
emek-sermaye, ezen-ezilen ayrımıyla şekillenir. Yoksulların solla buluşmasını
sağlayacak olan İslamcılarla kol kola girmek değil, tarihsel zıtlık olan
ezen-ezilen kavgasını ortaya çıkarmaktır. Mücadeleci dayanışma pratikleri,
sokakta verilecek hak kavgaları bu ayrımı ortaya çıkarma çabaları olacaktır.
Öte yandan 8 yaşında kızların başını zorla kapatan, imam nikâhlı
tecavüzleri meşru gören, okullara seçmeli (siz zorunlu diye okuyun) din
derslerini dayatan muhafazakar iklimle mücadele etmek de solcuların ihmal
edebileceği bir şey değildir. Bu gerici havayı doğal kabul edip onu içeriden
fethetme çabaları, sonu belli olmayan bir pragmatizme tekabül eder.
1 Mayıs’ta kendisine “antikapitalist Müslüman” diyen gençler neden
Müslüman kimliğini vurgulama gereği duymuş? Sendikalarda yürüyen işçilerin
hepsi dinden çıkmış kişiler mi? Onların içinde Müslüman yok mu? Ya da
Müslümanlık ezilen bir kimlik mi ki bu kimliğe sahip çıkma mücadelesi
içerisindesiniz? Müslümanlık sizin de sıkça dediğiniz gibi yüzde 99’luk bir
oransa problem ne? Buna rağmen Müslüman kimliğiniz eziliyorsa kim eziyor? AKP
mi? Yüzde 1’lik azınlık mı? “Antikapitalist Türk gençler” diye bir grup çıksa
yarın Türkiye’de, komik olmaz mı?
Bunun yanıtı aslında taşıdıkları bir dövizde saklı: “İslam sosyalizme,
sosyalistler İslam’a” Yani özcesi, “Din özünde sosyalizmi salık veriyor öyleyse
sosyalistler de boşa uğraşmasın, imana gelsin..” Bu totalci ya da cihatçı
bakışla “dinsiz” sosyalistler dine çağırılıyor, dinsiz sosyalistlerle hareket
eden emekçilere de doğru yol gösteriliyor.
Bu dilin temel derdi yoksulları örgütlemek mi, yoksa sosyalistlerin örgütlü mücadeleye çekmek istediği emekçiler arasında dinli dinsiz ayrımı yaratmak mı? “Müslüman kortej”e girmeyen emekçiler dinden çıkmış mı olacak? Bu sorulara akıl hocalarımız, bir yanıt verse de emekçiler de maazallah yanlış yollara girip tinerci vb... olmasa.
“İnşallah sosyalizm” gelir demişler… Sosyalizmi istemek, temenni etmek makuldür. Ezilenler “inşallah bir gün devrim olur” diye temenni eder. Ancak devrimciler şunu bilir ki sosyalizmi getirecek olan tanımlı muhalefet dinamikleridir. Marx’ın işaret ettiği sınıftır. Sünni İslam’ın bu denli baskın olduğu bir ülkede Sünni kimliğini öne çıkarıp onun üzerinden siyaset yapmak dindarlık değil, dinciliktir.
Sosyalizm “inşallah-maşallah” diyerek gelmeyecek maalesef. Nereden mi
biliyoruz? Elhamdülillah Marksistiz.
BARIŞ İNCE
BirGün
Otomotiv fabrikaları
kaynıyor
Otomotiv sektörünün kalbi Bursa’da Bosch
işçilerinin sendika değiştirerek Birleşik Metal-İş’e üye olmaları diğer metal
fabrikalarına bomba gibi düştü. Türk Metal Sendikası üyesi işçiler, son üç
gündür sadece bu konuyu konuşuyor. Bosch’ta çalışan tanıdıkları, akrabaları
üzerinden ve İnternet yoluyla gelişmeleri takip eden metal işçileri,
yaşananların, eylül ayında başlayacak 2012 MESS grup toplusözleşmesine olumlu
yansıyacağı düşüncesinde. Bosch işçilerinin kazanım elde etmesinin kendi
yollarını da açacağını söyleyen metal işçileri, Bosch’tan sonra ilk hareketi
Renault işçilerinden bekliyor.
KAYIP İŞÇİLER!
Huzursuz fabrikalardan biri de 6 bin kişinin
çalıştığı Tofaş. İşler azaldı gerekçesiyle haftanın 4 günü çalışan fabrikada,
ücretlerin yüzde 76’sı ödeniyor. Bu durumun tepkilere neden olduğunu anlatan
işçiler, işten ayrılmak isteyenlerin sayısının hızla arttığını belirtiyor.
Tofaş işçilerinin Bosch’ta yaşananları öğrenme şekli ise ilginç. Fabrikada
çalışan işçi sayısının azaldığını gören işçiler, “Bu adamlara ne oldu?” diye
sormaya başlamış. “Kaybolan işçilerin”, Bosch işçilerinin sendika
değiştirmesini engellemek için Bosch fabrikasının önüne gönderildiğini
öğrenmişler. Buna tepki gösteren Tofaş işçileri şunları söylüyor: “Başka zaman
olsa bir saat işe geç geldiğimizde bizden hesap sorulur. Şimdi Türk Metal iki
gündür Tofaş işçilerini Bosch’un önüne götürüyor.”
Bosch’daki gelişmeleri özellikle genç işçiler
ilgiyle izliyor. Tofaş’ta çalışma koşullarının yanı sıra ücretleri de düşük
olan genç işçiler arayış içine girerken, ‘98’deki ayaklanmayı gören eski
işçiler ise “Daha önce de denedik olmadı” diyor. Tofaş işçilerinin genel
düşüncesi ise kendi fabrikalarından önce Renault’da benzer gelişmelerin
olabileceği yönünde.
COŞKUNÖZ TAKİPTE
Pilot Organize Sanayi Sitesinde Bosch’un
komşusu olan Coşkunöz’de de bugünlerde en çok konuşulan konu Bosch işçilerinin
sendika değiştirmesi. Holdinge bağlı 8 fabrikada 2 bin işçi çalışıyor. Yeni
işçilerin ortalama ücreti 900, 10 yıllık işçilerinki ise 1300 lira. Dolayısıyla
dertleri de aynı: Geçim sıkıntısı, sürekli borçlanarak yaşamak, ileriye
bakamamak…
Üstelik Bosch meselesi son birkaç gün değil
uzun süredir konuşuluyor. Bosch’ta tanıdıkları olanlar düzenli bilgi alıyor. Bu
hareketin yakın zamanda kendi fabrikalarına yansıyacağı düşüncesinde değiller.
Fabrikada Türk Metal temsilcilerine tepki var, ancak bu tepki bireysel kalıyor.
Diğer fabrikalarda olduğu gibi Coşkunöz işçilerinin de gözü Renault’da.
Bosch’ta başlayan hareketin önce Renault’ya sıçrayacağını, ardından kendilerine
geleceğini düşünüyorlar.
TÜRK METAL İKNA EDEMİYOR
Ama asıl tartışma konusu eylül ayında
başlayacak sözleşme. Bosch sürecinden, nasıl sonuçlanırsa sonuçlansın, metal
işçilerinin kazançlı çıkacağını düşünen Coşkunöz işçileri, sözleşmenin
çıtasının daha şimdiden yükseldiğini dile getiriyor.
Türk Metal işyeri temsilcileri ise Bosch’taki
hareketin Coşkunöz’e sıçramasını engellemek için “Onlar terörist. Sendika
değiştirenlerin sayısı az. Çoğunluğu alamayacaklar, iki sendikaya da aidat
ödemek zorunda kalacaklar” şeklinde açıklamalar yapıyor. Ancak bu sözler
işçileri ikna etmiyor. “Etse Bosch işçilerini ikna ederdi” diyor işçiler.
Türk Metal’in Bosch’u kaybetmesinin nedeni
olarak sendika temsilcilerini gösteriyorlar. Atamayla gelen temsilcilerin
işçilere alacakları zammı bile anlatamamasından yakınıyorlar. “Ne sendikayı
anlatıyorlar ne başka bir şey” diyen Coşkunöz işçileri, Bosch işçilerini
engellemek için fabrikalarından gidenlerin baştemsilciye yakın işçiler olduğunu
söylüyor.
VALEO TEMSİLCİLERİ NEREDE?
Yalova yolu üzerinde ve Gemlik Serbest
Bölgesinde toplam 700 işçinin çalıştığı yan sanayi fabrikası Valeo işçileri de
temsilcilerin iki gün boyunca fabrikada olmamasını merak edip sormuş ve
Bosch’ta yaşananları öyle öğrenmişler.
Kime, neye inanacaklarını şaşıran işçiler,
iki gün sonra fabrikaya dönen temsilcilere sorduklarında şu yanıtı almışlar:
“Merak edecek bir durum yok, bir grup işçiyi kandırıp istifa ettirmişler. Zaten
o sendikanın notere verecek parası da yok, gidenler geri gelecektir.
Almanya’daki fabrika Bosch fabrikasını batırmış. Onlar da Birleşik Metal-İş
Sendikasıyla iş birliği yaparak fabrikayı karıştırmaya çalışıyorlar.” Tüm
vardiyalara bu açıklama yapılırken, işçiler kendi olanaklarıyla Bosch’ta
olanlar hakkında bilgi edinmeye çalışıyor.
Türk Metal’in görmesi gereken
Metal sektörünün kalbi şu günlerde Bursa’da
daha hızlı atacak gibi görünüyor. Bursa’da metal sektörünün can damarı olan
fabrikalar var. Bu fabrikaların bir çoğunda Türk Metal örgütlü. Türk Metal
Sendikasının yıllardır izlediği yanlış politikalar, patrondan yana uzlaşmacı
tutumu, son dönemde işçiler arasında daha bir huzursuzluk ve güvensizlik
yarattı. Bu güvensizliğin ürünü olarak Bosch’da işçiler sendikalarından istifa
etmeye başladılar. Ama onlarca ama yüzlerce işçi hiç önemli değil. Önemli olan
istifaların neden başladığı ve neden yaşandığıdır. Metal sektöründe 2012-14
yıllarını kapsayacak TİS görüşmeleri daha görüşülmeye dahi başlamadan
tartışılmaya başlanması bir tesadüf değildir. Ve görünen geçen yıllardan farklı
olarak bu sene inisiyatifin işçilerin elinde olacağıdır. Bosch işçisi bunu bir
şekliyle ortaya koymuştur. Artık tüm sendikaların işçilerin talepleri etrafında
birleşmeleri gerekmektedir. Sadece ekonomik taleplerle değil, siyasi yaşama da
müdahale edebilmelidirler. Üretimden gelen güç buna zaten olanak tanımaktadır.
Birleşik Metal’in tercih nedeni olması da bir
tesadüf değildir. 2010-12 TİS görüşmeleri sürecinde mücadele edebileceklerini
ortaya koydular. Türk Metal’in “Biz imzalayalım, arkamızdan zaten
imzalayacaklar” söylemini direnişleriyle boşa çıkardılar. Belki işçilerin tam
da istedikleri gerçekleşmedi ama 21 yıl sonra metal sektöründe işçilerin bir
araya gelebildiklerini gösterdiler.
Bu direngenlik tüm fabrikalarda tartışma
konusu oldu ve Türk Metal’e gönül vermiş işçilerin dahi belleklerinde yerini
aldı. Ve metal sektöründe çalışan tüm işçilerde güven kazandılar. Türk Metal
Sendikasına bugün düşen ise Birleşik Metal-İş’i karalamak değil, işçilerin
eriyen reel ücretlerinin insanca yaşanabilir düzeye yeniden getirilmesini
sağlamaktır. Kıdem tazminatlarının korunmasında, elimizde kalan birkaç hakkın
da elimizden gitmemesi için gerektiği gibi mücadele olanaklarını yaratmasıdır.
Üyelerin hoşnutsuzluğunu şimdiden görmeleri lazım. İstanbul’daki fabrikalarda
bu istifalar bugünden konuşuluyorsa, hayat bulmaması için de bir neden yoktur.
Genel merkez yöneticilerimize ve Pevrul Kavlak’a sesimizi duyurmak istiyoruz.
Bu dönem işçinin ne istediğini taslak hazırlamadan sorun. Dayatmacı, patrondan
yana değil, üyenizden yana olun. Elinizdeki imkanları artık işçi sınıfının
hizmetine sunun. Söz söyleyerek değil, harekete geçerek ispatlayın. İşte o
zaman yeniden üyelerinizi geri kazanabileceksiniz. Unutmayın ‘98’deki
deneyimleriyle metal işçisi bugünlerine gelmiştir. Ve daha dikkatli davranacağı
da aşikardır. Sesimize kulak verin. TİS sürecine ve Türkiye’deki antidemokratik
tüm sürece müdahil olun.
Türk Metal Üyesi Bir İşçi / İSTANBUL
Muzaffer Özkurt
Hakkı Tali
EVRENSEL-Bursa
Nuray Mert: Gazete yönetimi ile iletişim imkanı bulamadım
21/02/2012
Nuray Mert'in 12
Şubat'ta yazısının altına konan izne ayrıldığına dair ilişkin açıklamanın
ardından başlayan sessizlik yazarın açıklaması ile son buldu.
Nuray Mert'in Medyatava'ya gönderdiği "Zorunlu Açıklama" başlıklı yazısı şöyle:
"Milliyet gazetesindeki son 'durumum'a ilişkin okuyucularım ve medya çevreleri başta olmak üzere, yaygınlaşan merak ve tepkiler dolayısı ile bir açıklama yapmak zorunluluğu hissediyorum.
Farklı spekülasyonlara yol açan durum, 12 Şubat tarihli yazımın sonunda izne ayrıldığım şeklinde bir not ile başladı. 11 Şubat Cumartesi günü Milliyet yönetimi beni telefonla arayarak benimle ilgili 'sıkıntılı' bir durum oluştuğunu, konunun netleşmesi için zamana ihtiyaç olduğunu söyleyerek, bu süre içinde 'izne' çıkmamım mümkün olup olmadığını sordu. Böyle başlayan bir sürecin nasıl sonuçlanacağını gayet iyi tahmin ettiğim halde, yönetimi zor durumda bırakmamak üzere, konuyu hafta içinde netleştirmek üzere, daha önce göndermiş olduğum yazımın sonuna 'izne' ilişkin notun konulmasını kabul ettim. Zaten tam o esnada çok ciddi bir sağlık sorunu nedeniyle gittiğim doktor randevumdan henüz çıkmış, o konuda ne yapacağımı düşünmekle meşguldüm.
Olaylar hiç arzu etmediğim ancak tahmin ettiğim şekilde devam etti; Milliyet'deki durumum netlik kazanmadı. Bu koşullar altında, gerekli açıklamayı gazetemin yapmasını bekledim, ancak bu gerçekleşmediği gibi, bir noktadan sonra gazete yönetimi ile iletişim imkanı bulamadım. Şu an itibarıyla beni en çok rahatsız eden husus budur.
Hiçbir medya kurumunun hiçbir yazarının istihdamını devam ettirmek gibi bir zorunluluğu olmadığını da, mevcut medya özgürlük ortamının sınırlarını da gayet iyi biliyorum. Ancak, asgari medeni davranış ve nezaket, hiç olmazsa net bir açıklamanın yapılmasıdır, bunun yapılmamış olması fazlasıyla üzüntü verici oldu. Dahası, 11 Şubat tarihine kadar gazete yönetiminden bana iletilen hiçbir rahatsızlık ve dolayısı ile 'baskı' diye nitelenebilecek bir yaklaşım söz konusu olmamıştır. Şu ana kadar gönderdiğim halde basılamayan bir yazım olmadı, sorun yazılarımın gönderemediğim, bu imkanın kapatılması dolayısı ile basılamamasıdır.
Söylemeye gerek yok, siyasal görüşlerimin tek sorumlusu benim, bağlı bulunduğum medya kuruluşunun benim yüzünden bedel ödemesini hiçbir zaman beklemedim. Bu konuda mesele, bu ülkede siyasi görüşlerin ifadesinin bedelinin, bu görüşleri ifade etme imkanının elinizden alınmasıdır. Bu ne ilk kez benim başıma geliyor, ne de benim başıma ilk kez geliyor. Türkiye'de özgürlükler ortamının geldiği nokta hepimizin malumudur. Siyasi görüşlerimi beğenen veya beğenmeyenler olabilir ancak beğenmeyenlerin tuttuğu yol susturmak veya susturulunca sevinmek değil, tartışmak veya hiç dikkate almamak olmalıydı, olmadı.
Bu noktada, en acıklısı, bu tür durumlarda, meslektaşlarımızdan pek çoğunun madur olanı itham yolu ile maduriyetlere meşruiyet kazandırma davranışıdır. Şimdiye kadar olan budur, benim başıma aynısı gelirse hiç şaşırmam. Bunun ötesinde değerlendirmeyi takdirlerinize bırakıyorum.
Son olarak, içinde bulunduğum durum konusunda duyarlık gösteren tüm okuyucu ve meslektaşlarıma çok çok teşekkür ederim. Böyle durumlarda en önemlisi yalnız kalmamaktır. Bana bu duyguyu yaşatmadıkları için hepsine tekrar tekrar teşekkür ediyorum. İzninizle, en sevdiğim yazarlardan Arif Altan'ın sözleri ile bitireyim;
"Kendine yetemeyen, kendine söz geçiremeyen, kendinden bir yapıt, kendinden bir güzellik meydana getirecek güçten yoksunların saplandıkları hükmetme arzusu... İktidar, tanrının ya da doğanın, insanın kusurlu varlığına kestiği bir ceza. Kimsenin sahip olamayacağı, ona göz dikenlerin onun kölesi olacağı, onun herkese sahip olabileceği korkunç bir hastalık... İktidarla mutlu gelecek arayan, düşüncenin hangi doruklarında parende atarsa atsın bugünü de yitirmekle mükellef..."
Selam ve sevgilerimle...
Nuray Mert"
Nuray Mert'in Medyatava'ya gönderdiği "Zorunlu Açıklama" başlıklı yazısı şöyle:
"Milliyet gazetesindeki son 'durumum'a ilişkin okuyucularım ve medya çevreleri başta olmak üzere, yaygınlaşan merak ve tepkiler dolayısı ile bir açıklama yapmak zorunluluğu hissediyorum.
Farklı spekülasyonlara yol açan durum, 12 Şubat tarihli yazımın sonunda izne ayrıldığım şeklinde bir not ile başladı. 11 Şubat Cumartesi günü Milliyet yönetimi beni telefonla arayarak benimle ilgili 'sıkıntılı' bir durum oluştuğunu, konunun netleşmesi için zamana ihtiyaç olduğunu söyleyerek, bu süre içinde 'izne' çıkmamım mümkün olup olmadığını sordu. Böyle başlayan bir sürecin nasıl sonuçlanacağını gayet iyi tahmin ettiğim halde, yönetimi zor durumda bırakmamak üzere, konuyu hafta içinde netleştirmek üzere, daha önce göndermiş olduğum yazımın sonuna 'izne' ilişkin notun konulmasını kabul ettim. Zaten tam o esnada çok ciddi bir sağlık sorunu nedeniyle gittiğim doktor randevumdan henüz çıkmış, o konuda ne yapacağımı düşünmekle meşguldüm.
Olaylar hiç arzu etmediğim ancak tahmin ettiğim şekilde devam etti; Milliyet'deki durumum netlik kazanmadı. Bu koşullar altında, gerekli açıklamayı gazetemin yapmasını bekledim, ancak bu gerçekleşmediği gibi, bir noktadan sonra gazete yönetimi ile iletişim imkanı bulamadım. Şu an itibarıyla beni en çok rahatsız eden husus budur.
Hiçbir medya kurumunun hiçbir yazarının istihdamını devam ettirmek gibi bir zorunluluğu olmadığını da, mevcut medya özgürlük ortamının sınırlarını da gayet iyi biliyorum. Ancak, asgari medeni davranış ve nezaket, hiç olmazsa net bir açıklamanın yapılmasıdır, bunun yapılmamış olması fazlasıyla üzüntü verici oldu. Dahası, 11 Şubat tarihine kadar gazete yönetiminden bana iletilen hiçbir rahatsızlık ve dolayısı ile 'baskı' diye nitelenebilecek bir yaklaşım söz konusu olmamıştır. Şu ana kadar gönderdiğim halde basılamayan bir yazım olmadı, sorun yazılarımın gönderemediğim, bu imkanın kapatılması dolayısı ile basılamamasıdır.
Söylemeye gerek yok, siyasal görüşlerimin tek sorumlusu benim, bağlı bulunduğum medya kuruluşunun benim yüzünden bedel ödemesini hiçbir zaman beklemedim. Bu konuda mesele, bu ülkede siyasi görüşlerin ifadesinin bedelinin, bu görüşleri ifade etme imkanının elinizden alınmasıdır. Bu ne ilk kez benim başıma geliyor, ne de benim başıma ilk kez geliyor. Türkiye'de özgürlükler ortamının geldiği nokta hepimizin malumudur. Siyasi görüşlerimi beğenen veya beğenmeyenler olabilir ancak beğenmeyenlerin tuttuğu yol susturmak veya susturulunca sevinmek değil, tartışmak veya hiç dikkate almamak olmalıydı, olmadı.
Bu noktada, en acıklısı, bu tür durumlarda, meslektaşlarımızdan pek çoğunun madur olanı itham yolu ile maduriyetlere meşruiyet kazandırma davranışıdır. Şimdiye kadar olan budur, benim başıma aynısı gelirse hiç şaşırmam. Bunun ötesinde değerlendirmeyi takdirlerinize bırakıyorum.
Son olarak, içinde bulunduğum durum konusunda duyarlık gösteren tüm okuyucu ve meslektaşlarıma çok çok teşekkür ederim. Böyle durumlarda en önemlisi yalnız kalmamaktır. Bana bu duyguyu yaşatmadıkları için hepsine tekrar tekrar teşekkür ediyorum. İzninizle, en sevdiğim yazarlardan Arif Altan'ın sözleri ile bitireyim;
"Kendine yetemeyen, kendine söz geçiremeyen, kendinden bir yapıt, kendinden bir güzellik meydana getirecek güçten yoksunların saplandıkları hükmetme arzusu... İktidar, tanrının ya da doğanın, insanın kusurlu varlığına kestiği bir ceza. Kimsenin sahip olamayacağı, ona göz dikenlerin onun kölesi olacağı, onun herkese sahip olabileceği korkunç bir hastalık... İktidarla mutlu gelecek arayan, düşüncenin hangi doruklarında parende atarsa atsın bugünü de yitirmekle mükellef..."
Selam ve sevgilerimle...
Nuray Mert"
İyimserlik üzerine
12/02/2012
Soğukkanlılıkla yürüttüğümüz yaşam savaşında bizi iyimserliğe götüren tavır, durumumuzu artıları ve eksileriyle anlayıp, gerekli tedbirleri almak içindir. Panik, telaş, karamsarlık bize pek yardım edemez.
***
Ülkemin önemli bir kesiminin karamsar olduğunu görüyorum. Bu karamsarlık hayatımızı gereksiz yere cehenneme çeviriyor. Elbette dünya cennet değil ama cehennem de değil. Çirkinliklerle mücadelede iyimserlerin başarı şansı daha fazladır. İyimserlik üstüne saptamam da iyimser bir saptama oldu!
***
-İyimser misinizdir?
Kötümser iyimserim. Anlamı şu: İyimserliğin bedelini ödemeye hazır bir iyimserim. Yaşama, yaşamın gücüne inanan nasıl karamsar olabilir? Yaşamsa kendi akışı içinde tüm kuramlarımızın, ahlak düzenlerimizin, sanatın, inanç sistemlerinin çok üzerinde. Elbette bizim ondan beklediğimiz gibi işlemiyor her zaman. Mutlulukların ardındaki acıları gördüğünüzde iyimserliğiniz ihtiyatlı iyimserliğe dönüşüyor. Biraz daha kurcaladığınızda anlıyorsunuz ki, 'ihtiyat' da çok anlamlı değil, karamsarlığa düşüyorsunuz. Biraz biraz daha düşününce, bunca karamsarlığın yaşandığı dünyada sorunlarla ancak iyimser olarak baş edilebileceği sonucuna varıyorsunuz. Öyleyse ben hem kötümser iyimserim hem de iyimser kötümser, tuhaf bir matematikle bunları topladığınızda sonuç iyimser çıkıyor.
-Sizce içinde bulunduğumuz dönemde, (savaşlar, açlık, kültürel çatışma, küresel ısınma...) iyimser olmak için bir neden var mı? Hem bardağın yarısından çoğunun boş olduğunu görüp, hem de iyimser olmayı başarabilir miyiz?
İyimser olmaya mahkumuz. İyimserlerin yeterince bilgili, yeterince duyarlı, yeterince akıllı olmadığı kanısı yaygındır. Eko-biyolojik yapımız, sinir sistemimiz bizi karamsar kılarak bu gezegendeki sorunlarımızı çözmemize yardım ediyor, bir açıdan. İyimserliğin insanı gaflete götürebileceği gibi bir inanç var çoğumuzda. Üstelik bir psikolojik savunma mekanizması olarak kullanıyoruz karamsarlığımızı: Daha fazla üzülmeyelim diye üzülüyoruz. Başımıza daha kötü şeyler gelmesin diye karamsar oluyoruz. Karamsarlık, organizmayı tehlikelere karşı hazırlıyor. İyimserlerin bu gezegende hala var olabilmelerini nasıl açıklamalı? Karamsarların yönettiği bir dünyada, edilgin, güçsüz, duyarsız, cahil insanlar mı onlar, tümüyle? Bu kötü dünyada ne arar iyimserler aramızda? Gergin, neredeyse nörotik karamsarları zaman zaman kızdırabilir iyimserler. Beni dövmeye kalkan kötümserler gördüm. Adlarını sakladıkları mektuplarla hakarete uğradım.
İyimser olmayı başaramazsak dünya daha şiddetli bir cehenneme döner. İyimserlik Anadolu topraklarından yükselen türkülerde vardır. Taşıdığı yoğun kötümserliği, iyimserlik mayasıyla yoğurarak söylenen türkülerdir.
- İyimserlik daha çok kişisel gelişim kitaplarında rastlanan bir kavram haline geldi. İnsanlara iyimser olmak öğretilebilir mi? Bu gerekli mi?
Bir ölçüde öğretilebilir. Akıllı, gerçekçi, bilge iyimserlerin yanında yaşanarak. Elbette gereklidir. İyimserlik,yaşamın gerçeklerini gerçekçi biçimde karşılama yollarından biridir.
-İyimserlik ile kendi kendini kandırma arasında ince bir çizgi var. Sizin için bu çizginin yeri neresidir, nerede başlar?
İyimser kötümser, kötümser iyimser kendi zayıflıklarını, dünyanın durumunu anlamaya çalışan insanlardır. Karamsar da kendini kandırıyor bir anlamda: Dünyanın nasıl bir yer olduğunu, hayatın başımıza neler getireceğini kim tam anlamıyla bilebilir ki? Karamsar 'gerçekçi', iyimser hayalci oluyor. Tuhaf bir alışkanlık. Bu bakıştan kurtulmak gerek.
-İyimserlik insanı nereye vardırır sizce?
İnsanın trajik varlığını anlamış, 'anlayan' bir iyimser, kendini yaşama açar, olanaklarını gerçekleştirmeye çalışır, başına gelen belaları nasıl çözebileceğini daha soğukkanlı düşünür. İyimseri iyimser yapan temel inançlardan biri, kendine verilen bu yaşamın emanet olduğu düşüncesidir. Yaşam her nasılsa bize sunulmuştur onun hakkını vermek gerekir. Tembellik, boş vermişlik, hayata en büyük hıyanettir. Yaşama karşı duyduğumuz sorumlulukla, kendi yeteneklerimizin ve olanaklarımızın sınırlarında, hiç durmadan çalışmak gerekir. İyimser, bilime, sanata, onları oluşturan insana saygısıyla iyimserdir.
-Bilim felsefesi, bilgi teorisi üzerine de çalışan bir akademisyen olarak, sizce iyimserliğin bilimdeki, bilimsel çalışmalardaki yeri ne?
Bir tür 'kaygı'nın bilimsel çalışmalar için gerekli olduğuna inanırım. Araştırma kaygısı, araştırma sorumluluğu ve dürüstlüğü ile kendini sürdürür. Bu kaygı, bu kaygının oluşturduğu eleştirel olma sorumluluğu, kuşku, sağlıklı yürütüldüğünde anlamlıdır. Yıllar önce Nietzsche'nin haklı olarak vurguladığı gibi önce sağlık gelir. Sağlıklı kuşku, araştırmayı devingen kılar. Sağlıklı kaygı, araştırma sırasındaki düş kırıklıklarının üstesinden gelmemizi sağlar. Sağlıklılığın bence en önemli ölçütlerinden biri de iyimserliktir. Ben bulamamış, başaramamış, yanlış yapmış olabilirim; bilim yalnız benim çabalarımla bilim olmuyor. Bilime inanıyorsam, bugün uğraşıp da bulamadığımı bir gün birileri bulacaktır umudunu taşımam gerek. Ardımdan gelen araştırmacılara deneyimlerimin yanında, zorluklar karşısındaki dürüstlüğümü, bu zorlukları yenmedeki gerçekçi umudumu, kısaca iyimserliğimi miras olarak bırakmam gerekiyor.
Akşam
Ahmet İnam
'Bugünkü siyasi yapı 12 Eylül vesayetinin parçası'
Gazeteci-Yazar
Mehmet Altan, hükümetin “müthiş bir biat kültürü ile sadece övgü ve alkış”
istediğini belirtirken, Kürt sorunu konusunda ise “Din, ırk, mezhep üzerinden
oyalıyor siyaset” dedi. Altan, “Çünkü rejimi değiştirmeye yönelik bir siyaset
yok” eleştirisini yaptı.
Star Gazetesi'ndeki haftalık yazılarının sayısı 7'den 5'e düşürülen Mehmet Altan'ın, ANF'ye verdiği röportajdan sonra işine son verildi. Star Gazetesi yönetimi Altan'dan, "Amacım maksadımı aştı" şeklinde yazı yazmasını istedi. Yazmayı reddedince, işten çıkartıldı.
Bu noktaya gelinceye kadar Star Gazetesi'nde nasıl bir sonuç yaşandı? Liberal aydınlardan AKP'ye karşı yükselen eleştiriler ne anlama geliyor? Medya Uludere'de neden sustu? AKP yeni sivil ve demokratik bir anayasa yapabilecek mi? Altan Etkin Haber Ajansı’ndan Arzu Demir’e konuştu.
Star Gazetesi'nde yazılarınıza son verildi. Bu noktaya gelinceye kadar nasıl bir süreç yaşandı?
Star Gazetesi'ndeki haftalık yazılarının sayısı 7'den 5'e düşürülen Mehmet Altan'ın, ANF'ye verdiği röportajdan sonra işine son verildi. Star Gazetesi yönetimi Altan'dan, "Amacım maksadımı aştı" şeklinde yazı yazmasını istedi. Yazmayı reddedince, işten çıkartıldı.
Bu noktaya gelinceye kadar Star Gazetesi'nde nasıl bir sonuç yaşandı? Liberal aydınlardan AKP'ye karşı yükselen eleştiriler ne anlama geliyor? Medya Uludere'de neden sustu? AKP yeni sivil ve demokratik bir anayasa yapabilecek mi? Altan Etkin Haber Ajansı’ndan Arzu Demir’e konuştu.
Star Gazetesi'nde yazılarınıza son verildi. Bu noktaya gelinceye kadar nasıl bir süreç yaşandı?
Gerçekten de bu bir süreçti. Orada işler çok tatlı gitmiyordu. Okur ya da medya bunları çok yakından izlemediği için kimi ayrıntıları da görmüyor. Ama hepsi arşivlerde var. Yazımın üstündeki "başyazı" ibaresi yeni mizanpajda kaldırıldı. Üstelik bana hiç söylenmedi. Birgün web sitesindeki yerimin değiştiğini gördüm. Gazetenin arşivlerine girilip bakıldığında yazılarımın anonslarının nasıl konulduğu da bir başka örnektir. Bir başka gün ilan nedeniyle yazılarımın 7'den 5'e ineceği söylendi. Aynı zamanda o gruba ait televizyona 3-4 yıldır çıkmıyorum. Bunları çok önemsemiyordum ama nereye, ne konuşacağım söz konusu edilince, işler çığrından çıktı. Nereye, nasıl konuşacağım konusunda bugüne kadar, askeri dönemlerde dahi görmediğim bir cüret, haddini aşan bir uslüp söz konusu oldu. Çünkü nihayetinde ben ilk yazısını 1968 yılında çok genç yaşta yayınlanmış, 30 yıllık hocalık yapan biriyim. Kime, nasıl konuşacağımı, en azından bu işi diğerlerinden daha fazla yapmam sebebiyle bilirim. O nedenle bu nezaketsizlik, bu uslüp ve bu hoyratlık işlerin sürdürülemeyeceğini çok net ve somut bir işaretiydi.
ANF'ye verdiğiniz röportajın bu süreci hızlandırdığını düşünüyor musunuz?
O röportaj, resmi sitem olan mehmetaltan.com'da duruyor. Benim nereye
konuşacağımı, ne söyleyeceğimi başkası tayin edecekse yanmışız.
Röportajdan dolayı özür dilemeniz ya da benzeri bir şey istendi mi sizden?
O röportajdan dolayı, "maksadımı aşan şeyleri söyledim" şeklinde
bir şey yazmam istendi.
BUGÜNKÜ SİYASİ YAPI 12 EYLÜL VESAYESİTİNİN PARÇASI'
İfade ettiğiniz şekilde mi söylendi?
Maalesef. Bu cümle sonradan ifade edildi, ancak bana söylenen, böyle bir açıklama
yapmamdı. Bu dehşet verici bir şey. Gazetenin içindeki bu özensizlik, hoyratlık
yetmiyormuş gibi, "Ne söylediğini, nereye konuştuğunu bilmez. Ama tashih
ettiririz" anlayışı var. Bu nezaketsizlik, hoyratlık, özensizlik - en
kibar deyimiyle söylüyorum- işin nereye geldiğini gösteriyor.
O röportajda sadece "askeri vesayet yok, siyasi vesayet de var" dedim. Çünkü bugünkü siyaset kurumunu 12 Eylül oluşturmuştur. Siyasi yapı, 12 Eylül vesayetinin bir parçasıdır. Siyasetçilerin ihtiyacı olanları konuşuyoruz ama toplumumuzun ihtiyacı olanları konuşmuyoruz. Bugün siyasi olarak var olan bütün partilerin varlıkları 12 Eylül hukukuna bağlıdır. 12 Eylül hukuku siyasi partiler yasasını oluşturmuş, seçim yine 12 Eylül'ün seçim yasasına göredir. Meclis iç tüzüğü ve seçim barajı da öyledir. 12 Eylül zihniyetini ve siyaset kurumunu oluşturan zihniyeti değiştirmeden siyasi vesayet ortadan kalkmaz. Bir kere parti içi demokrasi, çoğulculuk yok. Oradan nasıl bir çoğulculuğu topluma çıkartacaksınız. O nedenle tek adamlar dönemi, üç dört partinin liderleri üzerinden bir rejim oluşuyor. Bu beyanatımı da açıkladım. Bunun da altını çizeyim.
O röportajda sadece "askeri vesayet yok, siyasi vesayet de var" dedim. Çünkü bugünkü siyaset kurumunu 12 Eylül oluşturmuştur. Siyasi yapı, 12 Eylül vesayetinin bir parçasıdır. Siyasetçilerin ihtiyacı olanları konuşuyoruz ama toplumumuzun ihtiyacı olanları konuşmuyoruz. Bugün siyasi olarak var olan bütün partilerin varlıkları 12 Eylül hukukuna bağlıdır. 12 Eylül hukuku siyasi partiler yasasını oluşturmuş, seçim yine 12 Eylül'ün seçim yasasına göredir. Meclis iç tüzüğü ve seçim barajı da öyledir. 12 Eylül zihniyetini ve siyaset kurumunu oluşturan zihniyeti değiştirmeden siyasi vesayet ortadan kalkmaz. Bir kere parti içi demokrasi, çoğulculuk yok. Oradan nasıl bir çoğulculuğu topluma çıkartacaksınız. O nedenle tek adamlar dönemi, üç dört partinin liderleri üzerinden bir rejim oluşuyor. Bu beyanatımı da açıkladım. Bunun da altını çizeyim.
'ELEŞTİREMEDİĞİN ADAMI ÖVMEYE DALKAVUKLUK DENİR'
Medyayı da konuşmak istiyoruz sizinle. Uludere Katliamı'nı medya neden görmedi?
Bu yeni dönemde yazılamayanlar yavaş yavaş bir liste oluşturmaya başladı.
Uludere, şike, maaşların geçirilme uslubu, aynı zamanda Deniz Feneri. Bütün
mesele bizim arzu ettiğimiz çoğulcu bir toplum. Onun kuralı da evrensel düzeyde
hukukun ilkelerinin belirlemesi. Siz Siyasetin çıkarlarına göre hareket etmeye
başladığınız vakit orada özgürlük kalmıyor. Muazzam bir biyat. Mesele şimdi ne?
Siz geldiniz benimle konuşuyorsunuz. Neden? Çünkü ben şu anda işsizim. Peki ne
yapıyorum ben? Bir ömür yaptığım gibi yazı yazıp, yazıyı gazeteye
gönderiyordum. Gazeteye de gitmiyordum. Geri kalmış ülke sen işini çok özenli
yapmaya çalışırken, senin başına iş gelmesidir. Normalde bin yıldır ne
söylüyorsam, aynı istikamette günlük olayları yorumlayan ve o ilkeler üstünden
hareket eden birisiyim. Ama o benim başıma çeşitli şekillerde işler getirmeye
sebep oluyorsa, o geri kalmış bir ülkedir zaten. Ben herhangi bilinmeyen, genç,
yeni çıkmış birisi değilim. 35 kitabım var, yüz yıldır bu işi yapıyorum,
ilkelerim var, ilkeler üstünden hayata bakışım belli. Uludere meselesinde de
aynı ilkeler üzerinden bakıyorum. Dersim'de özür dilendiği vakit Başbakan'ı çok
alkışlarım ama bir aydır Uludere'de ne oluyor, ne bitiyor bunun üstü örtülü
kalıyorsa, bunu da eleştiririm, bu çok doğal. Ama siyaset yedikçe iştahı artan
bir canavar gibi eleştiriden nefret ediyor, müthiş bir biat kültürü ile sadece
övgü ve alkış istiyor. Aynı zamanda da Türkiye öyle bir geleneğe sahip ki!
Birisini eleştiremiyorsan övme, eleştiremediğin adamı övmeye dalkavukluk denir
çünkü.
'TÜRKİYE'DE SİSTEM DEĞİŞMİYOR'
İşlerin bu noktaya geleceğini tahmin ediyor muydunuz?
Burası Türkiye. Gelmezse değişir dönüşür. Niye bir türlü dönüşemiyor. Turgut
bey zamanında hepimizin alkışladığı, heyecanlandığı, Türkiye'nin bir daha geri
dönmeyeceğini düşündüğümüz çok önemli hamleler oldu. Sonra 28 Şubat ile
karşılaştık. Burada, sistem değişmiyor. Siyaset kendi ikbalini, kendi egosunu,
kendi çıkarını, kendi siyasi iktidarda kalma meselesini her şeyin önünde
telakki ediyor ve bütün siyasetini buna göre yapıyor. Yani, değişim siyaseti
noktasına Türkiye gelmedi. Ne demek değişim siyaseti? İspanya'da çok güzel bir
örneği var;Suárez. Franco faşizminden ülkeyi devraldı, 5 yılda AB üyesi yaptı
ve siyaseti bıraktı. Siyaset meslek haline geldiği vakit, ilke kayboluyor ve
devlet seni esir alıyor. Siyaset meslek haline gelmemeli. Değişimi
gerçekleştirmeye yönelik bir araç olarak algılanmalı. Çünkü siyasetten para
kazanmaya başlayanlar sınıf da atlıyorlar.
Kendi mesleklerinde bulamadıkları olağanüstü imkanları siyasette bulmaya başladıklarında bir daha siyasetten ayrılmıyorlar ve bir ömür orada kalma arzusu depreşiyor. Ve halk siyasetçi zümresini ve üstelik bugünkü yapısı itibariyle 12 Eylül'ün bir cüzü, bir parçası olan siyasi sistemi değerlendirmiyor. Siyasetçinin saraydaki duruşunu ve siyasetin saraya girme çabasıyla yapıldığını gözden kaçırdığı zaman neden 12 Eylül'ün oluşturduğu siyaset düzeninin değişmediğini de anlamak mümkün değil.
Kendi mesleklerinde bulamadıkları olağanüstü imkanları siyasette bulmaya başladıklarında bir daha siyasetten ayrılmıyorlar ve bir ömür orada kalma arzusu depreşiyor. Ve halk siyasetçi zümresini ve üstelik bugünkü yapısı itibariyle 12 Eylül'ün bir cüzü, bir parçası olan siyasi sistemi değerlendirmiyor. Siyasetçinin saraydaki duruşunu ve siyasetin saraya girme çabasıyla yapıldığını gözden kaçırdığı zaman neden 12 Eylül'ün oluşturduğu siyaset düzeninin değişmediğini de anlamak mümkün değil.
Son dönemde 'Yetmez Ama Evet'çilerin itirazları eleştirileri yükseldi. Neden
şimdi?
Şimdi burada bir mesele var, bunu da aşmak mümkün değil. Ben 1993'de 2.
Cumhuriyet'teydim. Yani bu Cumhuriyetin demokratikleşmesi, Kemalizm yerine
demokrasinin oluşması. İlkelerin üstünden hayata bakan biriyim. Ak Parti o
ilkelere yakın durduğu zaman desteklerim, o ilkelerden uzaklaştığı zaman
desteğimi çekerim. Biz herhangi bir partiye endeksli olarak varlığı sürdüren
insanlar değiliz ki!
Bu sorumu sadece sizin üzerinizden sormuyorum. Genel olarak liberal
aydınlarda eleştiriler geliyor...
Türkiye değişsin istiyoruz. Birisi değişime yaklaştığı vakit de...
AKP'nin tutumu sizde hayal kırıklığı yarattı mı?
Hayalkırıklığı ne yaratacak!
Ancak beklentiniz karşılanmadı...
Tabi. Toplumsal gelişme böyle bir şey. Çok büyük imkan vardı yapılamadı. O
anlamda hayıflanma nedeni ama siyasetçi, siyaset denilen bir şey var.
'AKP devletleşti ya da devlet AKP'lileşti' yorumları da yapılıyor. Siz ne diyorsunuz bu konuda?
Devlet kavramını algılamak önemli bir şey. Devlet kilit noktadaki bir takım
insanların siyasetçiye iktidara yakın ya da uzak olmasına göre şekillenecek bir
şey değil. Devlet ele geçirildiği anda devlet olmaktan çıkar. devlet ele
geçirilemeyecek bir hukuksal yaşayan organizmadır, herkese eşit mesafededir.
Genelkurmay, istihbarat bana yakın ya da uzak diyerek devlet anlayışını
darlaştırıp, sığlaştırdığın vakit hiçbir şeyi kontrol edemezsin. Çünkü kontrol
etmeye çalıştığın şey; zaten kontrol edilemez bir şey. Peki ne kontrol edecek
devleti? Evrensel temel hukuk kuralları kontrol edecek. Zaten devleti yönetmek
bir yere ayar vermek değil, bu toplumun temel hak ve özgürlüklerini
sağlamaktır.
'STATÜKOLAŞMAYA DOĞRU GİDİYOR'
AKP'yi bugünkü siyasetiyle nasıl bir kavrama oturtuyorsunuz?
Muhafazakarlaşmayla demokratikleşme dengesini tutturamayan, ilk baştaki dönüşümcü rejim tarafından "tü kaka" ilan edilen, muhalif duruşunu yitirmeye başlayan ve insanlar üzerinden devlete hakim olduğunu düşünen, cami- kışla rövanşını aşamamış, muhafazakarlaşma ile demokratikleşme dengesini kaçırmış, ileriye doğru reformcu bir noktaya değil, statükolaşmaya doğru çok hızlı bir şekilde hareket eden bir parti olarak görüyorum.
'EN ÖNEMLİ YASA ŞİKE YASASI MI?'
Bir yazınızda benim özlediğim Türkiye bu değil diye belirtmiştiniz.
Evet. Örneğin Uludere. 30 gün oldu. Şike Yasası. Toplumun vicdanının kabul edileceği bir şey mi? Kürtlerin alfesinin serbest bırakılması, Alevilerin cemevleri, Rumların ruhban okulları sorunu bekleyip duruyor. En önemlisi 12 Eylül Anayasası duruyor. Şimdi en önemli mesele şike yasası mı? Şikeyi yasalaştırarak meşrulaştırmak mı? Niye her şeyden önce bu? Bu zaten büyük bir kırılma gösteriyor. Arkasından Hrant Dink'in mahkemesinin sonucu. Denktaş'ın ölümünü bahane edip özel harbe yapılan güzelleme. Bunların bizi iyi bir yere götürmeyeceğini çığlık çığlığa bağırıyorum ama bunun karşılığı bir şekilde başka türlü geliyor.
Yeni Anayasa tartışmaları yapılıyor. Bu tartışmalardan sivil ve demokratik bir anaya çıkar mı?
Siyasi Partiler Yasası'nı konuşmadan Anayasa'yı konuşmak toplumu oyalamak
anlamına geliyor. Kim değişterecek bu anayasayı? Siyaset kurumu. Siyaset
kurumunu oluşturan ne; 12 Eylül. 12 Eylül'ün yasalarına göre oluşmuş bir
siyaset kurumunun 12 Eylül anayasını değiştirmesi mümkün mü? Madem bu kadar
değişiklik arzusu var, neden çok basit değişiklikler yapılmıyor. YAŞ'ta oturma
düzeni değişiyor. Önemli ama YAŞ'ı da değiştirmek lazım. Yüksek Askeri Şura
Yasası'nın devam ettiği yerde oturma düzeninin değişmesi propanganda vesilesi.
Geriye dönüş olacak diye korkuyorum. Yani rövanşist davranırsan, demokrasiye
götürmezsen, bunun da rövanşı gelir.
'ÖZAL DÖNEMİNDE DE SİSTEM DEĞİŞMEDİ'
Kürt meselesini de konuşalım...
Kürt meselesi. Din, ırk, mezhep üzerinden oyalıyor siyaset. 2010 yılında
AİHM'de en çok mahkum olmuş ülkeyiz. Hukuk konuşmadığı, siyaset hukuku
dönüştürmediği vakit -devletin yapısı mevzuat noktasında radikal bir şekilde
değişmediği vakit- Türkiye'nin sorunları aşılamaz. Aynı mevzuat duruyor. Turgut
Özal dönemininde zaten en büyük eksikliği bu oldu. Sistem değişmedi. Değişen
ne? Bir takım adımlar atılıyor. Bunları olumlu buluyoruz. Ama sonunda ne
oluyor? İşte Hrant Dink cinayetinden çıka çıka "örgüt yoktur" fikri
çıkıyor. Uludere'de çocukları F-16 füzeleri parçalıyor ve 30 gündür sonucunu
öğrenemiyoruz. Şike her şeyden ağır basıyor. Parlamento en fazla onlara kulak
kabartıyor. Çünkü rejimi değiştirmeye yönelik bir siyaset yok.
'BU CUMHURİYETİN VATANDAŞI YOK'
Siyasi ve iktisadi liberalizm kitlelere çözüm olabilecek mi?
Siyasi ve iktisadi liberalizm dediğimiz şey; insanı devletten daha öncelikli
sayan bir anlayış. Türkiye, ne sosyalizm, ne Marksizm ne de liberalizm üretti.
Bu toplumdaki en derin düşünce milliyetçilik. Kürt meselesi ile ilgili soruda
uzatmamak için girmedim. Siyaset nereden oy alıyor? Din, ırk, mezhep deyince oy
alıyorsun. Bunun üzerinden siyaset Türkiye'nin bölünmesine ve Kürt sorununun
çözülememesine neden oluyor. Bunu Kürt ve Türk siyaseti için söylüyorum. Mesele
burada nedir? Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin Kürtlerin de vatandaşı olacak
büyük bir değişeme uğraması. Bu bir hukuksal devrimdir. Bu cumhuriyetin
vatandaşı yok. Hukuk kavgası üzerinden ifade edilmiyor, ırk ve din üstünden bir
kavga olarak ifade ediliyor. Çünkü ırk ve din kavgası oy getiriyor. Kürtlerin
temel hak ve özgürlükleri çözüldüğü vakit, zaten demokratik bir cumhuriyete
dönüşmüş olacak. Türkiye Cumhuriyeti'nin Kürtlerin de devleti olması. Ama
bundan nemalananlar buna karşı. "Kürt açılımı, Alevi açılımı, Roman
açılımı" diye bir şey olur mu? Aynı zamanda bu kavga yönetme kavgası.
Az önceki soruya dönersek...
Liberalizm, "İnsan herşeyden önemlidir" der. Havel, Çek
Cumhuriyetinin Cumhurbaşkanı'yken, "İnsanlar sınırlardan önemlidir"
dedi. Bu yeni asrın en önemli anlayış sloganıdır. İkinci en önemli konu; beni
kimin yönettiği değil, nasıl yönettiğidir. Her kesimin siyasetçisi, tek şey konuşuyor:
Kim yönetecek? Benim derdim kimin yöneteceği kavgası değil. Onun için
siyasetçinin aleti olmam. Tek hedefim var; yönetilenlerin yaşam kalitesi,
standardı. Yönetilenler ne olacak? İkitelli'de kapalı arabayla işe götürülürken
ölen 8 kadın, Afşin-Elbistan'da cesetleri toprak olan madenciler, Van'dan
İstanbul'a getirilirken yanan mahkumlar, gelir dağılımında en alttaki kesimler,
Türkiye'de bölgesel adaletsizlik, kadın-erkek eşitsizliği. İnsan üzerinden
hayata bakmanın egemenliği. Liberalizm dediğiniz şey; insanı kutsamaktır. Bunu
eleştirenlerin tek bir hedefi var, devlet ve yönetme arzusu.
etha
Direnme Eylemlerine Devrimci Yorumlar
16/01/2012
Korkut Boratav
“Sol’a Salınma Zamanı Geldi…” Bu köşedeki bir yazının başlığı böyleydi.
Gerçekten de “sağ’ın yükselme” döneminin son bulmakta olduğunu gösteren bir
dizi gelişmeye 2011’de tanık olduk. Direnme eylemleri, dünya sisteminin
efendilerini endişeye sürükledi.
Bu hareketleri düzen-içi seçeneklere
yöneltmek isteyen çabalar var. Bazılarını bu köşede gözden geçirdim. Bugün ise,
aynı eylemleri anti-kapitalist bir perspektifle yorumlayanlara göz atmak
istiyorum. Türkiye’de de iyi bilinen üç ilerici, solcu düşünürü örnek
göstereceğim: Amerikalı Immanuel Wallerstein, Slovenyalı Slavoj Zizek ve
(yazarlığını İngiltere’de sürdüren) Pakistanlı Tarık Ali… Wallerstein, ayda iki
kere siyasi yorumlarını bilim çevrelerine dağıtır. Bazılarını sendika.org sitesi
Türkçe yayımlamaktadır.
***
Wallerstein, “dünya sistemi” çözümlemesini geliştiren tarihçi kimliği ile 2011 eylemlerini bir dünya devrimi hareketi olarak görüyor. Ona göre, “bu akımlara karşı duyarsız olduğu düşünülen Arap dünyasında patlak vermesi, bu harekete çok güçlü bir ivme kazandırmıştır.”
Wallerstein, “dünya sistemi” çözümlemesini geliştiren tarihçi kimliği ile 2011 eylemlerini bir dünya devrimi hareketi olarak görüyor. Ona göre, “bu akımlara karşı duyarsız olduğu düşünülen Arap dünyasında patlak vermesi, bu harekete çok güçlü bir ivme kazandırmıştır.”
Wallerstein’e göre bu yeni devrimci dalga,
“1968 dünya devriminin mirasçısı, doğrudan izleyicisidir.” “Devrimci” boyutları
bir yana, Batı Avrupa’da radikal gençlik hareketleriyle başlayıp yaygınlaşan
1968 dalgasının zamanla önemli siyasi sonuçlara da yol açtığını biliyoruz.
Hatırlatalım: Bu dönemde, Portekiz, İspanya, Yunanistan’da dikta rejimleri son
buldu. Buralarda, İtalya’da, tüm Avrupa’da sosyalist sol yükseldi; kapitalizmin
temellerini hedefleyen aternatifleri gündeme getirdi. ABD’de gençliğin ve siyah
nüfusun radikalleşmesi tüm topluma yansıdı; Vietnam yenilgisine katkı yaptı.
Keza hatırlayalım ki, Türkiye’de de 1970’li yılların sonuna kadar uzayan bir
zaman dilimi (1971 darbesine rağmen) geniş anlamda “sol”un yükseldiği bir dönem
olmuştur.
Wallerstein, 1968’i izleyen hareketleri
“devrimci” olarak nitelendirirken, “o tarihe kadar her renkten siyasi akımın
dışlamış olduğu” çevrelerin, azınlıkların, kadınların kucaklanmış olmasına önem
veriyor. Daha da önemlisi, bunların “katılımcı, yatay süreçleri yeğlemelerini”;
dolayısıyla dikey örgütlenme modellerine kuşkuyla yaklaşmalarını vurguluyor. Bu
tavır, Birinci Enternasyonal’e kadar uzanan anarşizm/Marksizm ayrımının
izlerini taşıyor.
Wallerstein’e göre, 2011’in direnme
eylemlerinde de “1968 devrimini” andıran kimi özellikler var: “Bu hareketler
bürokratik yapılar değildir; çeşitli grupları, örgütleri, kesimleri bir araya
getiren koalisyonlardır. Yatay stratejiye önem verirler. Liderler ve kolektif
disiplin içeren dikey hareketlere göre daha iyi sonuçlar almaktadırlar.”
***
Troçki akımından gelen Tarık Ali için,
kapitalizmin gelişmiş kutuplarındaki devrimci kalkışmalar öncelik, önem taşır.
(Links, 25 Ekim 2011) Bu nedenle eylemlere, Batı kapitalizmine odaklanarak bakıyor:
“Sovyetler Birliği’nin çöküşünden bu yana iki partili sistemler, fiilen ulusal
hükümetlere dönüşmüştür. Aşırı sağ küçüktür; aşırı sol ise yok sayılabilir.
Siyasete ve toplumlara aşırı merkez hükmetmektedir. İnsanlar, artık, birer
vatandaş değil, birer müşteridir. Piyasa ise, yeni Tanrı’dır.”
Amerika ve Avrupa’da, “bu despotik finans
kapital sistemine baş kaldırılmıştır. 19. yüzyıl sosyalizminin ruhu
canlanmıştır; [ama] siyasi partilerin yokluğunda insanlar alternatifleri
arıyorlar. Birkaç zafer kazanmak için dahi on yıllık bir mücadele ve örgütlenme
çabası gerekecektir.”
Kısacası, örgütlenme, partileşme öncelikli
görevdir.
Zizek’in de değerlendirmeleri de geleneksel
Marksist perspektiften hareket ediyor ve Batı’daki direnme eylemleri üzerinde
odaklanıyor (The Guardian, 26 Ekim 2011) ve Tarık Ali gibi (ve Wallerstein’in
aksine) bunlarda, geleneksel sosyalizmin canlanma belirtilerini algılıyor:
“Batı solu, ‘sınıf mücadelesi esastır’
ilkesini, ırkçılık-karşıtı, feminist vb. mücadeleler uğruna terk ettikten
sonra, dolaşmış başlangıç noktasına dönmüştür. Bir kez daha ortaya çıkmıştır ki
sorun, doğrudan doğruya kapitalizmdir. Keyif veren ‘yatay örgütlenmeler’, ucu
açık tartışmalar Lenin’in geleneksel ‘ne yapmalı?’ sorusunu somut olarak
yanıtlamak için toparlanmalıdır. Siyaset, tamamen gerçekçi olan; fakat aynı
zamanda egemen ideolojinin özünü zedeleyen talepler üzerinde ısrar etmeyi
gerektirir. İnsanları bu tür talepler için örgütlemeliyiz.”
***
Wallerstein’e fazla haksızlık yapmayalım:
Direnme eylemlerinin kapitalizme karşı mesafe alabilmesi için, geleneksel
mücadele ve örgütlenme biçimlerine gereksinim olduğunu o da kabul ediyor ve
örneğin sendikaların “militanlaşarak dünya çapındaki bir sosyal adalet
hareketine aktif olarak katılmalarını” olumlu bir gelişme olarak alkışlıyor.
Daha da önemlisi, “%1’in tahakkümüne hayır”
sloganı, Wallerstein’a göre, ekonomik karşıtlıklar açısından doğrudur; ama güç
dengelerini yansıtmaz. “Dünya çapında orta ve sağ güçler, dünya nüfusunun aşağı
yukarı yarısına hükmetmektedir. Bu yüzden dünya solu, dünyayı değiştirebilmek
için birleşmek [zorundadır.]”
Wallerstein, “dünya solu”nun saflarındaki
güncel ayrışmaların dökümünü yapıyor ve seçenekleri, siyasî örgütlenme
gündemlerine bağlıyor: Birinci ayrılık, sol hareketlerin temsilî demokrasi
süreçleri içinde veya (“düzeni meşrulaştırdıkları için) dışında yer almalarıyla
ilgilidir.
Seçimlerin uygun bir mücadele alanı olarak
kabul edilmesi halinde, siyasete geleneksel sol partilerin (veya “cephe”lerin)
içinde veya (örneğin yeni, devrimci siyasi örgütlenmelere giderek) dışında
katılma seçeneklerinden kaynaklanan ayrılıklar söz konusudur.
Son olarak sefalete, ezilmişliğe, sömürüye
karşı mücadele eden “dünya solu”, büyümeye, gelir artışına öncelik veren
kalkınmacı seçenek ile, çevreyi ve toplumsal dokuyu gözeten yeni bir uygarlık
arayışı arasında bölünmüştür.
Bütün bu bölünmeler Wallerstein’e göre
çözülebilir: İnsanlığın acılarını hafifletmeyi hedefleyen kısa dönemli
taktikler ile uzun dönemli stratejik dönüşümler birbiriyle çatışmayabilir.
Genel, katı ilkelerde ısrar yerine, her ülkenin somut koşullarını dikkate alan
esneklikler yeğlenebilir.
Wallerstein “uzun dönemler” tarihçisidir.
Şimdi de bir öngörü yapıyor: “Önümüzdeki yirmi veya kırk yıl içinde kapitalizm
kesin olarak çökecektir.” Bu çöküntüyü ne türden bir sistem izleyecek? Bu
soruyu yanıtlayacak savaşı sol’un kazanması mümkündür; ama kesin değildir.
Bunun için, kendi içindeki “bölünmeleri, önümüzdeki beş veya on yıl içinde
çözmesi gerekmektedir.”
SoL portal
Banliyö
seferleri duracak, Haydarpaşa AVM olacak!
10/01/2012İstanbul Anadolu yakasından binlerce kişiyi Haydarpaşa’ya taşıyan banliyö trenleri, Mart ayı itibarıyla seferlerine 30 ay ara veriyor. Bu arayla birlikte tarihi Haydarpaşa garı da yarı Alışveriş Merkezi haline dönüştürülecek.
Mart ayı itibariyle “hızlı tren çalışmaları” nedeniyle binlerce kişinin kullandığı banliyö tren seferleri durdurulacak. Zaman gazetesinin haberine göre ise, seferlerin durdurulmasının ardından Haydarpaşa’nın yarı AVM olmasının da önü açılmış olacak.
Şubat ayı itibariyle şehirlerarası trenlerin tüm seferlerini durduracak olan AKP, İstanbul trafiği için oldukça önemli olan Banliyö trenlerinin seferlerine de Mart ayı itibariyle son verecek. Her gün Gebze, Pendik, Kartal, Maltepe ve Bostancı hattından binlerce kişiyi Söğütlüçeşme ve Haydarpaşa üzerinden Avrupa yakasına taşıyan ve aynı şekilde geri dönüşü sağlayan hattın seferlerini durdurması binlerce kişiyi büyük zora sokacak.
Daha “maliyetli” olmasın diye!
Konuyla ilgili bilgi aldığımız Birleşik Taşımacılık Sendikası İstanbul 1 Nolu Şube Başkanı Hasan Bektaş, konuyla ilgili yetkili mercilerin net bir bilgilendirme yapmadığını ama Mart ayı itibariyle böyle bir uygulamanın gerçekleşebileceğini söyledi.
Hızlı tren çalışmalarının hat kapatılmadan da yapılabileceğini vurgulayan Bektaş, bu yolun tercih edilmemesinin nedeninin “maliyet” olduğunu ifade etti.
Haydarpaşa AVM mi olacak?
Zaman gazetesinin haberine göre, Mart ayı itibariyle tüm tren ve banliyö seferlerinin durdurulması üzerine Haydarpaşa Tren Garı da yenilenecek. Habere göre iki yıl sürecek “restorasyon” çalışmasının ardından yanan çatı katı kafeterya ve gözlem evi olacakken, diğer katlar ise müze, alışveriş merkezi ve gar şeklinde düzenlenecek.
Haydarpaşa Gar Müdürü Orhan Tatar, garın en üst katının kafeterya ve gözlem terası olarak düşünüldüğünü belirtirken, "Sıcak bir çay eşliğinde insanlar sevdikleriyle oturup İstanbul'u izleyebilecek. Ayrıca Haydarpaşa'nın denize bakan cephesinde bulunan kulelerin de gözlem terası olarak düzenlenmesi düşünülüyor. Buralara asansörle çıkılan seyir terası yapılması planlanıyor" şeklinde konuştu.
(soL-Haber Merkezi- İstanbul)
Birlik olmazsak geri alırlar
10/01/2012
Sabahın erken saatleri, Gerede Deri Organize Sanayi Bölgesi’ndeyiz. İrili ufaklı onlarca atölyenin bulunduğu bölgede; önceki gün yevmiyelerinin artırılması, sigorta primlerinin eksiksiz yatırılması talebiyle iş bırakan deri işçileri yapılan anlaşmanın ardından dün sabah iş başı yaptılar. Deri sanayi sokaklarında dolaşıyoruz, amacımız işçilerle sohbet etmek ve varılan anlaşmayı onlara sormak. Sokaklar alabildiğine sessiz. İki gün önceki öfke yerini derin bir sessizliğe bırakmış. Tabakhanelerin ortasında kurulu çay ocağında bir grup işçiye rastlıyoruz. Suratlar asık. İşçilerin büyük bölümünün haberdar olmadığı, bir grup işçi ile sessiz sedasız yapıldığı söylenen, belediyeden yapılan anonslarla duyurulan anlaşma işçileri tatmin etmemiş. Tek bir sözcük dökülüyor işçilerin ağızlarından “Amacımıza ulaşamadık.”
Varılan anlaşmanın taleplerinin çok gerisinde olduğunu söyleyen deri işçileri, iş bırakma eylemi sonrası ilçe merkezine yapılan yürüyüşe polisin müdahalesinin ve sonrasında eyleme önderlik eden bir grup işçinin gözaltına alınmasının işçiler içerisinde korku ve endişeleri artırdığını kaydediyorlar. Eyleme önderlik eden işçilerin patronlarla yapılan görüşmede kendilerinin onayını almadan mutabakata varmasının ise işçilerin birliğini zedelediğini aktarıyorlar. “Yeniden birlik olmazsak bu ‘verdik’ dediklerini de bir bir elimizden alacaklar” diyen deri işçileri, “Mücadele etmezsek bu koşullarda yaşamaya mahkum olacağız” demeyi de ihmal etmiyorlar.
YOKSULLUK CANIMIZA TAK ETTİ
Ağır ve sağlıksız çalışma koşulları, düşük ücret, güvencesizlik, sigorta primlerinin yatırılmaması “artık canımıza tak etti” diyen deri, işçilerinin önceki gün üretimi durdurarak sokağa dökülmelerine neden olmuş. Ortalama 35 lira yevmiye ile çoğunluğu sigortasız çalıştırılan işçiler, yemek ve yol ücretlerini bile kendi ceplerinden karşılamak zorunda olduklarını anlatıyorlar. 15 yıldır deri sanayinde çalıştığını söyleyen bir işçi 15 yılda sadece 1,5 yıllık sigortasının yatırıldığını söylüyor ve yaşam koşullarını şöyle anlatıyor; “35 lira para alıyoruz. Yol parası yok. Neyse ki Gerede küçük yerde yürüyerek gidip, gelebiliyoruz. Yemek parası da vermiyorlar. Kimimiz evden getiriyoruz. Kimimiz ekmek arası bir şeyler yiyerek geçiştiriyoruz. Ağır sanayi işinde çalışıyoruz ama öğlenleri karnımızı bile doyuramıyoruz. Şimdi ben 5 lira yemeğe versem, 5 lira sigaraya versem aldığım paradan geriye ne kalır? Ben bir de o parayla ev geçindiriyorum. İki çocuk bakıyorum.”
Deri işçisinin bayramdan bayrama et yüzü gördüğünü söyleyen işçi, “Deri işçisi kasaba gitmez. Kasabın yolunu bilmez. Borç içinde yaşar. Kredi kartımda 500 liralık limit var. Onun asgarisini bile ödeyemiyorum. Bizim ki de yaşam mı? Hiçbir sosyal hayat yok. Bir pikniğe gidelim desek. Bir kilo kanat alalım da şöyle çoluk-çocuk bir mangal yapıp, yiyelim desek, Gerede’de mesire yeri var Esentepe diye, belediye oraya bile giriş ücreti alıyor. Nasıl para verip de girelim. Ne yapıyoruz; bizde yazın köye kendi yaylamıza pikniğe gidiyoruz. Bizim de lüksümüz bu işte” diyor.
KURALSIZLIĞIN KURAL OLDUĞU YER TABAKHANELER
Tabakhanelerde kuralsızlığın kural olduğunu söyleyen deri işçileri, yıllık izin hakları, dini ve resmi bayramlarda ücretli izin hakları olmadığını, birkaç atölye dışında fazla mesai ücretlerinin ödenmediğini belirtiyorlar. Bir deri işçisi yaşadıklarını şu sözlerle anlatıyor; “Sabah sekiz buçukta işbaşı yaparsın, akşam beş buçukta çıkman lazım ama iş bitmemiş. Çalıştırırlar seni mesai ücretini de vermezler. Bir saat mi çalıştın, bir buçuk saat mi orası önemli değil. Deri sanayi de olup da yıllık izin kullanan yoktur. Vereni de en fazla bir hafta verir, onu da yaza işin olmadığı, milleti zaten ücretsiz izne çıkaracakları döneme denk getirir. İzin aldın doktora mı gittin bunu bile yevmiyenden keserler. Bir saat mi gelmedin hemen yevmiyenden kesilir.”
Deri işçisinin en temel talebinin iş güvencesi olduğunu söyleyen başka bir deri işçisi ise “Tabakhanelerde iş varsa çalışırsın yoksa eve gidersin, seni çağırmalarını beklersin. Bulunduğumuz kahve işçi kahvesi, işçi gelir buraya iş bekler. İş varsa gelir alırlar artık kaç gün çalışırsa. Her şeyden önce bu değişmeli. İşçinin güvencesi olacak ki geleceğe bakabilsin. Deri işçisinin geleceği patronun iki dudağı arasında” diyor.
REVİR BİLE YOK
Sağlıksız koşullarda, gün boyu kimyasal maddelerle iç içe çalıştıklarını kaydeden işçiler 2 bin 500 işçinin çalıştığı, sık sık irili ufaklı iş kazalarının yaşandığı deri sanayide revir olmadığını, işyeri hekimi bulundurulmadığını aktarıyorlar. “Hiç sağlık kontrolü yapıldı mı?” sorumuza ise sadece gülümsemekle yetiniyorlar.
“Gün boyu kimyasallarla, asitin içinde çalışıyoruz. Mutlaka bunlar sağlığı etkiler ama hiçbirimizin bir fikri yok. Ben 15 yıldır buradayım bir kere bile sağlık kontrolü olmadı. O kadar iş kazası olur hemen kapatmaya çalışırlar. 2 bin 500 işçi var burada ne bir revir, ne de bir doktor var” sözleriyle çalışma koşullarını anlatıyor.
ANLAŞMA TALEPLERİMİZİ KARŞILAMIYOR
Tüm bu ağır ve sağlıksız çalışma koşullarının iyileştirilmesi, ücretlerinin artırılması için iş bıraktıklarını söyleyen deri işçileri eyleme öncülük eden işçilerin kendilerinin onayını almadan patronlarla anlaşma yapmasının işçinin birliğini zedelediğini belirtiyorlar. Bir deri işçisi, “Biz yevmiyelerimizin 30 gün üzerinden 50 lira olmasını istedik. Patronlar bize 26 gün üzerinden 45 lira verdiklerini ve anlaştıklarını söylüyorlar. Kiminle anlaşmışlar, neyin anlaşması. Zaten eylemden öncede patronlar bunu verdi biz kabul etmedik. Kimse dönüp bize sormadı ne diyorsunuz diye. Anlaşma sağlanmış dediler, belediye anons geçti. Bir kısım işçi dün işbaşı yaptı, bir kısım yapmadı. İşçi baktı birlik bozulmuş mecbur kaldı bugün işbaşı yapmaya” dedi.
Patronlarla sözlü olarak yapılan anlaşmaya güvenmediklerini, eylemin etkisi geçtikçe patronların yine bildiğini okuyacağını söyleyen deri işçisi “Tek yol sendikalı olmak ama ona da işçi cesaret edemiyor. Eylem ve polisin saldırısı sonrası dediler ki sendikacılar gelir, bölücüler gelir. İlçeye kargaşa getirirler. İşçi daha önce polisle hiç karşı karşıya gelmemiş tabi korktu, sindi.
Ne yapacağını da bilmiyor. Patronlar da bundan istifade ettiler. Birlik olmak dışında bir şansımızın olmadığını biliyoruz. Yoksa biz yoksulluğa, bu koşullara mahkum olacağız” dedi.
Evrensel Arzu Erkan / Çağlar Kazak
TOKİ'ye yaklaşık 20 bin dava açıldı
10/01/2012
CHP Erzincan Milletvekili Muharrem Işık’ın soru önergesine Çevre ve Şehircilik Bakanı Erdoğan Bayraktar’ın verdiği yanıt, TOKİ Başkanlığı projelerinde, konutların geç teslim edilmesi nedeniyle, alıcılar tarafından açılan 18 bin 20 adet tazminat davası, teslim edilen konutlarda da eksik ve kusurlu işler olduğu iddiası ile TOKİ Başkanlığı aleyhine açılan bin 604 adet dava bulunduğunu ortaya koydu.
Soru önergesini yanıtlayan Çevre ve Şehircilik Bakanı Erdoğan Bayraktar, TOKİ Başkanlığı projelerinde, çeşitli nedenlerden dolayı konutların geç teslim edilmesi nedeniyle, alıcılar tarafından açılan 18 bin 20 adet tazminat davası bulunduğunu, mahkemelerce hükmedilen tazminatların alacaklısına ödenmekte olduğunu bildirdi.
Bakan Bayraktar, konut teslimlerindeki gecikmelerden dolayı hak sahiplerine 30 Kasım 2011 tarihine kadar ödenen tutarın da 73 milyon 387 bin 656,97 TL olduğunu açıkladı.
Çevre ve Şehircilik Bakanı, bu davaların yanı sıra teslim edilen konutlarda eksik ve kusurlu işler olduğu iddiası ile TOKİ Başkanlığı aleyhine açılan bin 604 adet dava bulunduğunu belirterek, “Mahkemelerce davacı lehine tazminata hükmedilmesi halinde tazminat tutarları ödenmekte ve bu tutarların yüklenicisine rücu edilmesi için rücu davaları açılmaktadır” dedi.
HAKKINDA YASAL İŞLEM BAŞLATILAN KONUT ALICI SAYISI 829
Bakan Bayraktar, Gayrimenkul Satış Sözleşmesi imzalayarak, konut satın alan, ancak, taksitini ödememesi sebebiyle hakkında yasal işlem başlatılan konut alıcısı sayısının 19 Aralık 2011 tarihi itibarıyla 829 kişi olduğunu ifade etti. Bayraktar, konut taksitlerini ödememeleri nedeniyle haklarında tahliye davası açılan ve davaları derdest olan konut alıcısı sayısının da Türkiye genelinde 326 kişi olduğunu söyledi. (ANKA)
Evrensel
Türkiye’deMuhali
Ahmet İnam/ Radikal
24/12/2011
Kendimi bildim bileli
muhalefetten yana olduğumu görüyorum. Şu an Türkiye'de muhalefete tahammülü
olmayan bir iktidar var. Muhalifler susturuluyor, farklı yollarla üzerlerinde
baskı kuruluyor. Ülkemin farklı görüşlerdeki insanları birbirine düşürülüyor.
Kendine dindar diyenlerden yazık ki gürültü çıkaran iktidar hırslısı bir
bölümü, dünya malına kendini kaptırmış, yüreklerinde merhamet adına hiçbir şey
kalmamış. Onun karşısında olduğunu düşünen kimileri, vatan sevgisinin dayandığı
değerlerden bihaber. İki çıkarcı, değer yoksunu sözde karşıt çıkar grubu ülkeyi
sürekli bulandırıyor. Ben muhalifim. Kavgamı ayrı bir düzlemde ülkemin
hikmetinden beslenerek vermeye çalışıyorum. Aşağıdaki sözlerim bu amaçla
yazıldı.
***
Aynı gemideyiz. Biz düşünenler. Düşünmeye çabalayanlar. Türkçe'den. Bu ülke
için. Dünya için. İnsan için. Var olanlar için. Yaşadığımız yaşamın anlamını
görmeye, duymaya, keşfetmeye çabaladıkça, o anlamı oluşturuyoruz da. Hayat
denen kitabı okudukça okunuyoruz da. Yorumladıkça, yorumlanıyoruz da.
Karşımızdakinin ipliğini pazara çıkardıkça ipliğimiz pazara çıkıyor.
Bu karşılıklılığı fark edememe kavrayışımızı etkiliyor. Eleştirdiğimiz, yerdiğimiz
biri gibi olup olmadığımızı düşünmeden konuşmak, değerlendirmek; diyalogu,
anlam dünyamızı olumsuz yönden belirleyebiliyor.
Gördüğümüzde görülme; eleştirdiğimizde kendimizi görme, ona aynalayarak bakma!
Dünyanın bu hali, kendimize dair ne anlatır? Karşımda duran insan, benim
nerelerimi, hangi özelliklerimi gösteriyor? Bana dair ne söylüyor? Ne
öğrenebilirim ondaki görüntümden? Herkeste, her şeyde görüntümüz var çünkü!
Yaşanan bütün çirkinliklerde, güzelliklerde, şölenlerde, felaketlerde kendimiz
yansıyor bize. Elbette görebilenlerimize.
Aynalama tümüyle elimizde olan bir güç değil. Baktığımız insan, içinde
bulunduğumuz çevre, ortam da belirliyor, kendimizi ötekinde görmeyi. Burada,
öteki, bizim bir uzantımız değildir! Bizim bir parçamız da değildir. Salt bir
aynadır o: Kendimizi onda görerek, onu gördüğümüzün bir parçası yapmış
olmuyoruz. Dünya bizden yansıyan değildir bir anlamıyla; bizim bir kuruntumuz,
uydurduğumuz bir şey değildir. Bize yansıyandır: Bize yansıyan, bizi de içine
alan görüntüdür. Kaynağı yalnızca biz değilizdir, bizimle birlikte tüm dünya,
tüm evren bizde odaklanarak yansır aynada; bize bu yansıyanda, görebildiğimizce
görürüz kendimizi. Bu yanıyla, günlük yaşamımızdaki aynaya bakmaya benzemez.
'Gördüğümüz, görüldüğümüzdür'; 'Gördüğümüzde, kendimizi de görme olanağı
vardır' savları, dışımızdan gelen 'ışık ışınlarının' oluşturduğu görüntülerin
içinde kendimizi görmeyi işaret ediyor. Burada dışımız, hem ayna hem ışık
kaynağıdır; doğrusu, biz bakmayı başarabildiğimizde ayna olabilen ışık
kaynağıdır.
Kendimizi var olanlarda görebilmeyi, nasıl başarabiliriz? Dışımızdaki içimizi
nasıl görebiliriz? İçimizdeki dışımızı görerek mi? Bu, ilkinden daha zor, daha
karmaşık!
Dışımda kendimi görebilmek için, dışımdan gelene, kendimi yansıtmam gerekir.
'Görünmem' gerekir, bir anlamıyla. Zaten görünmüyor muyum? Bedeni, varlığı olan
herkes görünmez mi? Düpedüz görünme değil, fiziksel anlamda, optik yasalarına
göre görüntümüzün oluşması değil, burada sözü edilen. Tinsel anlamda, manevi
olarak, bir anlam varlığı olarak görünmem, içimin sırlanmasıyla gerçekleşir.
Sırlamak, bir anlamıyla, toprak eşyayı korumak için üzerini özel maddelerle
kaplamak demektir. Eşya sırlanınca, yansıtıcı bir nitelik kazanır. Aynanın da
bir yüzü sırlıdır! Kendimizi 'korumak', ruhumuza bakım göstermek için sırlarız
onu. Sırrı olduğunu fark ederiz. Anlam varlığı olarak insan, sırrıyla kültürünü
oluşturur. Sırrıyla açar kendini, keşfeder.
***
Yalnız kendini sırlamak yetmiyor. Dışımızda kendimizi görmek için, dışımızı,
varlığı, evreni de sırlamak gerekiyor. Sırlayalım ki oradan yansısın görüntü,
görüntümüz. Evreni, dünyayı, dışımızı sırlayarak, ona özen göstermiş oluyoruz.
Ondaki gizin görünür olması için kendimizi hazırlamış bulunuyoruz.
Öyleyse, kendimizi, kendimiz olmayanda, eşyada, öteki insanlarda, dışımızdaki
varlıklarda görebilmek için en azından iki kez sırlama çabası gerekiyor:
Kendimizi ve dışımızı!
Kendimizi ve evreni sırlayabilmek, evrendeki yerimizi olanca özenle, saygıyla
görebilmek, özentiden arınmak demektir. Özentiden özene giden yolda, bilimin,
sanatın, düşüncenin, bu topraklardaki yüzlerce yıllık bilgeliğin ışığında
hakikate yapılan yolculuğa çıkmaktır. Dışımızdaki içimizi görebilmek, hem
içimizi hem de dışımızı sırlayarak sağlanabiliyor. Kendimizi sırlayarak, evrene
yansıtıyoruz; evreni sırlayarak kendimize ulaşan evrende, kendimizi
görebiliyoruz.
Sırlamak, elbette mistik çağrışımlar içeren, karanlık bir sözcük. Fiziksel bir
anlam taşıdığı gibi (Kapları, aynayı sırlamak, örneğin...) günlük dilde,
gizlilik, işin püf noktası, bir amaca varmanın yolu yordamı... anlamlarına da
gelir. Tasavvuf” içeriği çok zengin bir kavramdır. Sırrı, kendimizi, evreni
tanımaya olanak sağlayan doğurgan bir kavram olarak, insanı anlamada
fenomonolojik betimlemeye çok yatkın buluyorum.
91 YIL SONRA
MECLİS'E VEDA
21.12.2011
TBMM’deki
Muhafız ve
Tören Taburu, düzenlenen törenle Meclise veda etti.
TBMM Başkanı
Cemil Çiçek ,
gönderden indirilen tabur flamasını ve şükran
plaketini, Tabur Komutanı Piyade Yarbay Mehmet Ali Şenkara'ya teslim
etti.
TBMM Başkanlığı
İdari Teşkilat Kanunu'nun yürürlüğe girmesi dolayısıyla Meclis'teki görevi sona
eren tabur için TBMM Başkanı Çiçek ,
Meclis bürokratları ve taburda görevli askerlerin
katılımıyla tören düzenlendi. Çiçek, askerleri selamladı, ardından saygı duruşunda
bulunuldu ve İstiklal Marşı okundu. Taburun tarihçesinin okunmasının ardından
TBMM Başkanı Çiçek, bir konuşma
yaptı.
Çiçek'in
konuşmasının ardından tabur bölüğü, tören geçidi yaptı.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder